Kimse Mükemmel Değildir.
İsmail Amcanın Öğrettikleri…
Bugün yürüyüş yaparken parkta biraz oturup dinlenmek istedim. Kısa süre sonra yanıma yavaş adımlarla bir amca yaklaştı. Sanki o yavaşlığın içinde yılların çilesini, yorgunluğunu, neşesini ve telaşını bir arada taşıyor gibiydi. Bir nefes alıp,
“İzniniz varsa oturabilir miyim?” diye sordu.
Biraz şaşkın ifadeyle baktım ve tabiki buyurun lütfen dedim. “İzniniz varsa…” cümlesini duymayalı o kadar uzun zaman olmuş ki… Çünkü artık kibar olmak, naif davranmak ne yazık ki bir acizlik gibi görülüyor. Ders kitaplarımızda millet olarak bizi anlatan kültürel özelliklerden biri de bu olmasına rağmen geldiğimiz nokta da, toplum olarak bu tür davranışlar artık bizi şaşırtıyor.
konuyu fazla dağıtmayayım. İsmail Amca şaşırtmaya devam etti: “Merhaba, benim adım İsmail,” dedi. Ben de kendimi tanıttım. Kısa bir sohbetin ardından emekli başkomiser olduğunu öğrendim. İnsanların tanışması, sohbet etmesi ne kadar güzel ve anlamlı, her şeyden tüm değerlerden arındık, koptuk, kimseye güvenemiyoruz oysa biz yolda kalana yardım eden, misafiri baş köşeye koyan, ekmeğini paylaşan, birbirini gözeten kollayan bir milletin evlatları değilmiydik, Ne oldu bize?
Açıkçası parklarda dahil başka bir manzaraya alışmıştım; daha önceki yazılarımda da çokça dert yanmışımdır bundan. Ellerde telefonlar, herkes o sahte ekranların içine gömülmüş, ne aradığını bilmeden kaybolup gidiyor. Ama İsmail Amca ile sohbetimiz bir anda derinleşti. 80’li yıllardaki polislik anılarını anlattı; hem de hiç sıkmadan, öyle içten… O an fark ettim ki meğer böyle bir samimiyeti, göz göze sohbet etmeyi ne çok özlemişiz.
Bir süre sonra yürüyüşe devam etmem gerektiğini söyleyip müsaade istedim. Birlikte kalktık. Caddenin sonuna kadar ağır adımlarla, onun güzel anılarını dinleyerek yürüdük. Vedalaşırken dayanamayıp sordum:
“İsmail Amca, ben yazılar yazıyorum, kısmetse bir kitap hazırlığındayım. İznin olursa senden de bahsetmek isterim. Çünkü hep şikâyet ettiğim bir konuda bana hâlâ böyle insanların var olduğunu gösterdin, içime umut doldurdun.”
“Gönülden bahset hocam,” dedi ve ekledi: “Ben yolda yürürken şuna dikkat ederim; birinin elinde telefon varsa ona çok yaklaşmam. Ama seni öyle görmedim. Tanışırken doğrudan yüzüme baktın, o samimiyet bana geçti. Ben de çok şikâyetçiyim bu durumdan, neden böyle olduk biz?”
Güzel dileklerle vedalaştık. İsmail Amcayı bir daha görür müyüm, bilemiyorum. Ama o, insan insana samimiyeti yaşatmaya çalışan son kuşaktan… Bizim kuşak belki ortada bir yerde duruyor ama bizden sonrakilerin işi gerçekten zor.
İsmail Amca’nın “Elinde telefon olana yaklaşmıyorum” sözü aslında her şeyi özetliyor. Ekranlara baktıkça kendi kabuğumuza çekiliyor, yalnızlaşıyoruz. Şimdiki gençleri, çocukları dinliyorum; ağızlarından “arkadaşlar” kelimesi düşmüyor. Ama kim bu arkadaşlar? Kavramın kendisi bile sanal oldu artık.
Eskiden arkadaşlık aynı mahallede koşturmaktı, aynı okul sırasına kurulmaktı ya da bir çay bardağının buğusunda saatlerce karşılıklı oturabilmekti. Emek isterdi, zaman isterdi. Yanındaki insanın neye güldüğünü, neye kırıldığını sesinin tonundan anlardın. Şimdiyse teknolojinin sunduğu imkânlarla binlerce “arkadaş” sadece bir tık ötemizde. Ama garip bir şekilde, insanlık belki de tarih boyunca hiç bu kadar kalabalıklar içinde tek başına kalmamıştı.
Şöyle bir durup düşünelim: Bu duyguları gerçekten paylaştığımız kaç dostumuz var şu hayatta? Bir elin parmaklarını geçer mi? Hiç sanmıyorum. Sosyal medya hesaplarımızda yüzlerce, binlerce kişi ekli; hatta bununla övünüyoruz.
Ama asıl tuzak tam da burada: Sanal dünyada kabul görmek, orada var olabilmek için hep pürüzsüz, hep mutlu bir hayat sergilememiz gerekiyor. Bu dijital vitrinler bizi bitmek bilmeyen bir mükemmellik yarışına sokuyor. Eksiksiz ol, kusursuz görün, hiç kırılma… Bir tuşla hayatımıza giren insanları, en ufak bir fikir ayrılığında yine tek tuşla engelleyip silebiliyoruz. Çünkü gerçek anlamda bağ kurmakla sadece “temas etmek” arasındaki farkı unuttuk.
Oysa İsmail Amca’nın yüzündeki o derin çizgilerde, ağır ama mağrur yürüyüşünde gördüğüm şey bambaşkaydı. Mükemmellik, donuk bir mermer heykel gibidir; dışarıdan bakıp hayran olabilirsiniz ama dokunduğunuzda size bir sıcaklık vermez.
İnsanı yaşanır kılan, hayatı güzelleştiren şey o küçük çatlaklar, hatalar ve yaşanmışlıklardır. Yıllarca kullanılmış bir ahşap masanın üzerindeki derin çizik, kaç neşeli sofraya tanık olduğunu gösterir. Kenarı hafif çatlamış bir çay fincanında hatıraların izi vardır. İnsanın ruhu da böyledir; bizi olgunlaştıran şeyler, o kusur sandığımız tecrübelerimizdir.
Kimse mükemmel değil ve işin güzel tarafı, olmak zorunda da değiliz. Hata yapabilmek, yanılabilmek ve bir park bankında hiç tanımadığın birinin gözlerinin içine bakarak hesapsızca konuşabilmektir asıl özgürlük. İsmail Amca’nın o gün bana sessizce öğrettiği şey tam da buydu: Mükemmel bir vitrin sunmak değil, sahici bir ömür sürebilmek.
Bu dünyada iz bırakanlar, lekesiz bir kusursuzluk sergileyenler olmuyor. İsmail Amca gibi düşen, kalkan, yorulan ama içindeki insani sıcaklığı ve göz temasını kaybetmeyenler oluyor. Mükemmel olmamak bir eksiklik değil; nefes almanın, hissetmenin ve insan kalabilmenin en güzel kanıtı.
.