Kilitli Kapılar, Açık Yaralar:
“Modern Zamanların Ağır Bedeli”
Yeni yerler keşfetmek yeni insanlar yeni mekanlar görmek ruhumuza çok iyi geliyor, belki de o nedenle çok çok daraldığım kabuğuma sığmadığım, yada cenedere de gibi hissettiğimde ilk yaptığım şey yola çıkmaktır. çünkü bazen en yakın dostunuz yine kendiniz oluyorsunuz, sizi size anlatma araçlarından biride yol ve çaydır. yola çıkmak yol alma, içini dinlemek oraya ulaşmak onunla sohbet etmek, belki de susmak, yorulunca da çay molası vermek bunlar zaman zaman ruhun ihtiyacı olan nefis gıdalardır. . Yine bu seyehat zamanında karşılaştığım bir köydeki işte o manzara;
Tahtalarla çevrilmiş bir ağıl, Toza bulanmış koyunlar, dirsek dirseğe çalışan insanlar, taş duvarlar, karınca misali çalışan kışa hazırlanan anadolunun o saf temiz yürekleri.
biraz köyde dolaşınca kapalı evler, zamana direnen, her neolursa olsun ben buradayım diyerek ayakta durmaya çalışan o kerpiç evler, kimbilir içinde ne sevinçler ne hüzünler ne mutluluıklar heyecanlar ayrılıklar, kavuşmalar yaşandı.
Bu manzara, insanlığın binlerce yıllık ortak geçmişini, aidiyetini ve o çok özlenen yalın ritmini simgeliyor.
Sonra, bu kadim görüntünün üzerine keskin bir cümle düşüyor:
”Sonra değişti her şey. Evler, kapılar, kilitler. En çok da hayatlar, insanlar…”
Modern Güvenliğin Bedeli: Steril Bir Yalnızlık
İnsanlık ne zaman konforunu ve güvenliğini artırmaya çalıştıysa, o nispette yalnızlaştı ve köşeli duvarların ardına çekildi. “evler, kapılar, kilitler” , sadece mimari bir dönüşümü veya köyden kente göçü anlatmıyor. Eskiden kapıların kilitlenmediği, komşunun komşuya, insanın insana emanet olduğu o “açık” yaşamdan; bugün her birimizin kendi hücresine kapandığı modern dünyaya geçişimizin simgeleri adeta.
eski evlerin mimarisine bakıyorum, bir yaşam alanı gibi, avlusu penceresi, cumbası ağacı çiçeği her şeyiyle insana ait. şimdi ki modern mimariler ise tam tersi daha bireysel ve kapalı, adeta benim alanım burası ve kimse giremez, yalnızlıkla dolu kumdan kaleler gibi. eski kerpiç evlerimizin aksine ilk darbede yıkılacak gibi duruyor.
Bizler emniyeti artırmak, kendimizi korumak için kapılara kilit vurduk. Ancak o demir kilitler içeriye yabancıların girmesini engellerken, dışarıya samimiyetin, hesapsızlığın ve en önemlisi “güvenin” kaçmasına neden oldu. Korunaklı siteler inşa ettikçe, aslında birbirimizden korunduğumuz hapishaneler yarattık. bir soralım kendimize aynı apartmanda kaç komşumuzu tanıyoruz, kaç tanesi ile hasbihal ediyoruz, hangi sevincini hangi üzüntüsünü biliyoruz. hatta artık birbirimizin kapısının gıcırtısına bile tahammül edemeyecek duruma geldik. hangi yasına ortak oluyoruz. çocukken bir komşumuzun cenazesi olsa annem üç dört gün tv dahi açtırmazdı, ona saygı duymamızı isterdi. yani ölüye de diriye de saygı ve sevgi vardı.b
Acaba değişen düzen mi, insan mı?
Cümlenin en can yakıcı yeri şüphesiz son kısmı: “En çok da hayatlar, insanlar…”
Asıl büyük kırılma şehirlerde ya da teknolojide değil; insanın içinde, değer yargılarında ve birbirine bakışında yaşandı. Düzen geliştikçe, modernitenin sunduğu o konfor hayatımızı sardıkça içimizdeki sabır, tahammül ve birliktelik ruhu azaldı. Birbirimizin gözünün içine bakarak, yükü paylaşarak yaşadığımız o zor ama “canlı” hayatları, steril binaların ve yalnız tasarlanmış odaların soğukluğuna feda ettik. İnsan, kendi türüne yabancılaştı. ama diğer canlılara daha da yakınlaştı. belki de artık her evde bir kedi,köpek veya kuş beslenmesinin bir sebebide bu olmalı. yalnızlığa sessiz ortaklar aramak ve bununla kendini avutmak.
Dönemediğimiz O Yer…
Geçmişe dönmek, zamanı geriye sarmak artık mümkün değil. Modern dünyanın getirdiği imkanları toptan reddetmek de gerçekçi bir yaklaşım olmaz. Ancak bu gerçekleri ve kendimi de dahil ederek yapmış olduğum tarafsız eleştiriyi cebimize koymak zorundayız:
Maddi olarak büyürken, manevi olarak ne kadar daraldık? Kapılarımızı kilitlerken, kalplerimizi de mi kilitledik?
Belki de asıl mesele, modern konforumuzun içinde yaşarken bile, o tozlu yollarda bırakmak zorunda kaldığımız “hesapsız insanı” içimizde ne kadar koruyabildiğimizdir. Çünkü mekanlar değişti, insanlar değişti; ama insanın o samimiyete ve güvene olan açlığı hiç değişmedi.
“Çünkü her şeyin değiştiği bu dünyada insanın en büyük eksiği; cebinde hesabı, dilinde yalanı olmayan o eski, samimi güven duygusudur.”
Saygı ve sevgiyle
Hüseyin Aydoğdu