Telaşın Girdabında…
Telaşın Girdabında…
”Taş çatlasın 100 yıllık ömür için, bin yıllık yük taşıyoruz.”
Hayat bazen insanı öyle bir sıkıştırır ki, sanki her şey elimizden kayıp gidecekmiş gibi bir telaş çöker içimize. Bir adım geciksek rızkımız eksilecek, bir nefes duraksasak ömrümüz boşa gidecek sanırız.
İşte o anda doyumsuz bir nefis bizi ele geçirir. Hep daha fazlasını isteriz; daha çok tüketmek, daha çok sahip olmak… Bir süre sonra bu hâl, içinden çıkılmaz bir girdaba dönüşür. Bazıları ise tam tersine, sanki hep aç kalacakmış gibi bedenini ve nefsini fırsat buldukça doyurmaya çalışır. Böylece, ruhu zayıflarken, nefsini obezleştiren insanlardan olurlar.
Bedensel obeziteden korkarız; biraz fazlalık hissettiğimizde hemen diyetler, sporlar devreye girer. Peki, aynı çabayı nefsimiz için gösterebiliyor muyuz? Çoğu zaman hayır. Çünkü çağımız, bir tüketim çağıdır. Ne kadar harcarsan, ne kadar gösterirsen o kadar değerli sayılırsın.
Tam da bu noktada, geçenlerde yaptığım bir İzmir – İstanbul seyahati geliyor aklıma. Yol üstündeki bir dinlenme tesisinde mola verdiğimizde gördüğüm manzara beni hayrete düşürdü. İnsanlar, sanki kıtlıktan çıkmışçasına, tesisleri ve benzinlikleri talan eder gibi raflara, yiyeceklere saldırıyordu. Oysa birçoğu en fazla iki üç saat sonra evinde, kendi sofrasında olacaktı. Peki, bu yol üstündeki telaş, bu dindirilemeyen açlık hissi neyin nesiydi? İşte bu, karnın değil, çağın getirdiği o doymak bilmeyen nefsin açlığıydı. Oysa asıl zenginlik; nefsin, yüklerinden arınması değil midir?
Unutulan Hakikat
Unuttuğumuz bir şey var, rızık da yazılıdır, ömür de. Biz sadece yürürüz; yolun nereye varacağını bilen biz değiliz.
Ne kadar çabalarsan çabala, sana ait olan zaten seni bulur. Ne kadar kaçarsan kaç, senin olmayan senden uzak durur. Hayatın ince ayarı tam olarak böyle kurulmuştur.
Ama yine de telaş ederiz: Yetmeyecek diye, yetişemeyeceğiz diye, kaybedeceğiz diye… Oysa rızık bazen kapı çalınmadan gelir. Hiç beklemediğin bir anda, hiç ummadığın bir yerden… Bir söz olur, bir insan olur, bir kapı olur… Ve anlarsın ki: Senin için yazılan, seni bulmak için çoktan yola çıkmış.
Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:
“Hiçbir can, kendisine takdir edilen rızkı tamamen almadan ölmez.” (İbn Mâce)
Yani rızık da, ömür de tamamlanmadan bitmez.
Velhasıl, İnsanın öğrenmesi gereken tek bir şey var aslında:
Kendine düşeni yap, gerisini yük edinme. Çünkü yük sandığın şeylerin çoğu, zaten senin taşımak zorunda olmadığın şeylerdir.
Belki de bugün, içimizde ki o yorgun ses susmalı ve yerine şunları fısıldamalı:
- “Ben yürürüm, rızkımı yazan yetiştirir.”
- “Ben çabalarım, ömrümü yazan tamamlar.”
- “Ben sakinleşirim, Rabbim dilediğini önüme koyar.”
Telaş etme.
“Senin olan zaten seni bulur.
Sen yeter ki bu karmaşada kendini kaybetme.”
Saygılarımla…
Hüseyin Aydoğdu