RUHUMUZU NEREDE UNUTTUK?
RUHUMUZU NEREDE UNUTTUK?
Bugün radyoda Sezen Aksu’nun Çocuklar Gibi adlı şarkısını dinlerken sözlerine odaklandım. Tam 92 yıl önce Sabahattin Ali şiiri kaleme alıyor, 42 yıl önce Ali Kocatepe besteliyor ve Sezen Aksu muhteşem sesiyle yorumluyor. O yılların şarkılarındaki derin müzikaliteyi, bugünkü popüler ritimlerin hiçbirinde bulamıyorum. Sözlerdeki sadeliğe, kafiyelerin zarafetine ve “Göğsümün içinde bir kuş var gibi” dizesindeki o saf duyguya bakar mısınız? Şimdiki şarkıların hızlı, mekanik ve jenerik sözleriyle kıyaslandığında, insanın ruhuna neden bu kadar dokunduğu daha iyi anlaşılıyor. Çünkü o şarkılar sadece notalardan değil; yaşanmışlıklardan, sabırdan ve o dönemin naif ruhundan besleniyordu.Tıpkı hayatlarımız gibi… 80’ler ve 90’lar Türkiyesi ile bugünü kıyaslarsak, aslında yavaş ve derin yaşayan bir toplumdan, hızlı ve yüzeysel yaşayan bir topluma dönüşümümüzün hikayesini görebiliriz. Çat kapı misafirlikten, WhatsApp’ta atılan “Görüldü” mesajlarına… Korkarım ki ileride cenazeler ve düğün merasimleri de sosyal medya üzerinden canlı yayınlanacak; insanlar birbirlerinin acılarını ve mutluluklarını samimiyetle paylaşamaz hale gelecekler.Acaba bizi hep eskilere götüren, dönüp dolaşıp o yaraya dokunan ve acıtan şey nedir? Elbette her dönemin kendine has bir yaşanmışlığı olduğunu kabul ediyorum, ama eskileri unutmamalıyız. “40 yıl geri gitsek 50 yıl ileri gideceğiz” düşüncesindeyim. Çünkü geçmişten alacağımız ve öğreneceğimiz çok ders var. Geçmişin artılarını bu zamana uyarlayabilirsek çok daha ileri gideceğimize inanıyorum. Bence eski zamanın en büyük lüksü güven ve zamandı; şimdiki dönemin gerçeği ise mesafe ve şüphe. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi: “İnsan her şeyini kaybedebilir; ancak bir şeyi kaybetmemelidir: Hatıralarının ona verdiği o sızıyı.” Biz o sızıyı kaybetmediğimiz sürece, eskiyi bu zamana taşıma şansımız var. Yaşı bana yakın olanlara sesleniyorum: Haydi, gözlerinizi kapatıp o günlerin mahallelerine dönün… Sokakta nefes nefese, akşama kadar top koşturduğumuz o günlere. Oyunun en heyecanlı yeridir; susuzluktan diliniz damağınıza yapışmıştır ama eve giderseniz anneniz sizi bir daha dışarı bırakmaz, oyunun yarım kalacağını bilirsiniz. İşte tam o an, sokağın en şefkatli kapısı çalınır. Evinize gitmek yerine en yakın komşu teyzeden bir bardak su istenir. O teyze sadece su getirmez; yanında çocukluğun en büyük gurme lezzetini, üzerine biraz tuz ve toz biber serpilmiş o meşhur salçalı ekmeği uzatır. “Koşun bakalım, acıkmışsınızdır” diyen o ses, aslında bir mahallenin birbirini nasıl büyüttüğünün kanıtıdır. Bugün ise rezidanslarda veya yüksek güvenlikli sitelerde, yan dairede kimin oturduğunu bilmediğimiz bir dönemdeyiz. Birine gitmek için, hatta en yakınımıza dahi, günler öncesinden “müsaitlik” sormak gerekiyor. Dostluklar büyük oranda WhatsApp gruplarına, samimiyet ise Instagram hikayelerine bırakılan emojilere indirgendi. Gazete Kuponlarından Ekran Esaretine…Eskiden hayat dışarıda akar, evde dinlenilirdi; şimdi ise hayat ekranda akıyor, evde hapsediliyor. Hafta sonu kuponla ansiklopedi biriktirilen, ailecek pazar banyosu yapılıp Bizimkiler dizisinin beklendiği o tek kanallı yıllarda, beklemek ve sabretmek bir erdemdi. Ankesörlü telefon kuyruklarında geçirilen dakikalar, insana karşısındakinin değerini öğretirdi. Şimdi ise dijital bir oburluk çağındayız. Bilgiye ulaşmak saniyeler alıyor ama bilginin de duygunun da kıymeti kalmadı. Herkes kendi algoritmasının içinde, kendi odasında yalnız. Sokaklar artık çocuk oyunlarına ve salçalı ekmek kokularına değil; kuryelere ve arabalara ait.Yeşilçam Zarafetinden Gişe KaygısınaMüzikte kaybettiğimiz o ruh, sinema ve tiyatroda da kendini gösteriyor. 80’lerin o naif hüzünleri; Kemal Sunal, Şener Şen, Münir Özkul, Hulusi Kentmen ve Adile Naşit’in içimizi ısıtan sıcak komedileri; 90’ların Eşkıya veya Masumiyet gibi sinemada çığır açan derin yapımları; Süper Baba, Perihan Abla, Bizimkiler gibi diziler artık yok. Sanat henüz popüler kültürün esiri olmamıştı. Tiyatrolar dolup taşar, Olacak O Kadar gibi yapımlarla toplumsal meselelere zekice bir ayna tutulurdu. Bugün müzik, sinema ve dizi sektörü büyük oranda dijital platformların tekeline girdi. Teknik olarak kusursuz, pırıl pırıl görüntüler izliyoruz ama karakterlerdeki o eski derinliği ve samimiyeti yakalamak imkansız.Aynı Tribünden Endüstriyel Kaosa Ya sporumuz? Kış olimpiyatlarını, yaz olimpiyatlarını, Dünya Kupası’nı, güreşi, halteri TRT başında heyecanla bekler izlerdik. Naim Süleymanoğlu ile halteri kaldırır, Hamza Yerlikaya ile rakibi tuş eder, Mehmet Terzi ile koşar, Rıdvan ve Tanju ile sahada olurduk. Eski spor, rekabetin yanında bir eğlence ve centilmenlikti. Derbi maçlarında iki takımın taraftarı yan yana, aynı tribünde oturur; maç bitince birbirine sarılıp evine dönerdi. 90’lar, saf bir başarı açlığıyla milli takımın destanlar yazdığı, mahalle maçlarında ise “üç korner bir penaltı” kurallarının geçtiği masum yıllardı. Bugün spor artık tamamen endüstriyel bir çark. Fanatizm, sosyal medyanın da kışkırtmasıyla bir nefret diline dönüştü. Tribünlerde rakip takım taraftarına yasaklar var. Sporun içindeki o saf oyun coşkusu, yerini milyon dolarlık kontratlara ve bitmek bilmeyen gergin yönetim kavgalarına bıraktı. Televizyonlarımız siyah beyaz, kanalımız tekti ama içimiz renkli, muhabbetimiz çok sesliydi. O tek kanallı dönemin asıl büyüsü buydu işte; toplumu birbirine bağlayan ortak bir hafıza vardı. Gece yarısı TV, İstiklal Marşı ile kapandığında gün biterdi. Velhasıl; hayaller büyük, imkanlar kısıtlı ama umutlar hep tazeydi. Zamanı geriye sarmak imkansız, teknolojiye ve değişime düşman olmak da anlamsız. Ancak insan sormadan edemiyor: Eskiden her şeyin “az ama kıymetli” olduğu o sokaklarda, bugün “çok ama değersiz” bir bolluğun içinde ruhumuzu nerede unuttuk? Belki de her şey, o komşu teyzenin elinden yediğimiz salçalı ekmeğin lezzetini, dijital dünyanın sahte pırıltılarına feda ettiğimiz gün başladı. Çünkü biz; pencerelerinden sokağa salçalı ekmek kokusu yayılan o evleri yıkıp, içine yalnızlığımızı döşediğimiz lüks kutulara taşındık.
Sevgilerimle…
Hüseyin AYDOĞDU