Zamana Direnen Bir Sığınak: Mavi Çeşme…
Hayatımız, tüketim çılgınlığının ve ayakta kalma rekabetinin getirdiği büyük bir koşturma içerisinde geçiyor. Gün bittiğinde, akşam eve döndüğümüzde kendimize şunu soruyor muyuz? Bugün kendi iç dünyamı zenginleştirmek için ne yaptım?” Yemek yemek, su içmek gibi zaruri ihtiyaçlarımızı söylemiyorum, kendi iç dünyamıza ne kattık? Çoğunlukla kendimizi ihmal ediyoruz.
Günlük hayatın baş döndürücü hızından, dijital dünyanın bitmek bilmeyen gürültüsünden kaçıp ruhumuzu dinlendirecek sakin bir köşe ararız hep. Bu köşe, bazen bir dost sohbeti, bazen bir çay, bir kahve ya da bir kitap olur.
Bugün ormanda karşıma çıkan bu çeşme de bunlardan biri olabilir mi diye düşündüm. Belki de önünden birçok insanın geçip gittiği, yaşadığımız hayatın telaşıyla kimsenin dikkatini çekmeyen o yorgun ve mahzun Mavi Çeşme…
Her tarafı yosun tutmuş çeşme, tam da “Ben buradayım” dercesine sığınılacak bir liman gibi karşımda duruyor. Beton duvarlarındaki çatlaklar, dökülen mavi boyalar ve çevresini saran gür yeşillikler, bizlere zamanın acelesiz aktığı o eski, samimi günleri fısıldıyor.
Büyük şehirlerin kalabalığında unuttuğumuz o saf doğallık, incecik akan suyun taşa değerken çıkardığı seste saklı. Çeşmenin üzerine bırakılmış küçük bir bardak ve eski kovalar, buranın sadece bir su kaynağı değil; aynı zamanda gelip geçen yolcuların soluklandığı, yaşanmışlıkların ve yarım kalmış sohbetlerin iz bıraktığı bir buluşma noktası olduğunu hatırlatıyor.
Aslında durup düşündüğümüzde anlarız ki bu hayatta değişmeyen ve eskimeyen tek şey, o çeşmeden sızan su gibi kendi yatağında sessizce akan zamanın ta kendisidir. Zaman hiç yıpranmaz, yönünü değiştirmez; gerisi, yani insana ve dünyaya dair ne varsa hep eskir. Bizler ise o akışın kıyısında durup kendi hikayemizin sararmasını seyreden birer yolcuyuzdur sadece. Ne mutlu, akıp giden zamana kalıcı ve samimi bir iz bırakabilenlere…
Sevgilerimle.
Hüseyin AYDOĞDU